Oluklu Kertenkele

Tanım ve Genel Bilgiler
Oluklu kertenkeleler (Pseudopus apodus) her ne kadar görünüş olarak yılanlara benzeseler de isimlerinden de anlayacağınız üzere yılan değil, kertenkele olarak sınıflandırılırlar. Kertenkele olarak sınıflandırılmalarının asıl nedenleri kulak deliklerinin olması ve göz kapaklarına sahip olmalarıdır.
Oluklu kertenkelelerin gövdelerinin yarısını kuyrukları oluşturur. Sürüngen ve kuşların bağırsak çıkışı olarak adlandırılan kloaktan sonra asıl gövdeleri yerini uzun kuyruğa bırakır. Tehlike anında tıpkı diğer kertenkeleler gibi kuyruklarını bıraktıkları bilinmektedir. Kaybedilen kuyruk eskisi gibi rejenere edilebilir. Fakat unutulmamalıdır ki kuyruk çoğu kertenkele için besin ve yağ deposu olarak kullanılır. Kaybedilmeleri halinde ödenen bedel büyüktür. Hatta bazı örneklerde ölümcül olabilmektedir. Yine de bırakılan kuyruk adaptasyonu evrimsel ekonominin sıkı hesabından kurtulabilmiş, kertenkeleler arasında yayılabilmiştir. Ne de olsa yaşam her zaman bir şansı hak eder!
Oluklu Kertenkelelerin silindirik olan vücutlarının 150 cm boyuna ulaşabildikleri bilinmektedir. Yavrular ve yetişkinler görünüş olarak farklı oldukları için ilk bakışta ayırt edilebilirler. Yavruların sırtı grimsi bir renktedir ve koyu kahverengi çizgileri vardır. Yetişkin bireylerde ise sırt kısmı kızılımsı bakır renktedir ve karın kısmı sarıdır. Başlarının üstü keratin pullarla örtülüdür. Yetişkin Oluklu Kertenkelelerde sırt pulları karinalı (çıkıntılı) iken, yavrularda tüm vücut karinalıdır. Keratinden oluşmuş pullarının altında kemik plakalar bulur. Bu durum Oluklu kertenkeleleri bir tank gibi korunaklı yapsa da kemik plakalar yılanlar kadar esnek olmalarına müsade etmez. Ayrıca kloak bölgesinin yanlarında mahmuz şeklinde çıkıntı olarak kalmış iki adet körelmiş bacakları bulunur. Bu inanılmaz kertenkelenin 50 yıla kadar yaşayabildiği bilinmektedir.

Ekolojik Dağılım ve Habitat
Küresel olarak baktığımızda Orta Avrupa, Orta Doğu, Orta Asya civarlarında yaşadıklarını söyleyebiliriz. Ülkemizde ise çoğunlukla kıyı şeritleri olmak üzere bir çok yerde görülebilirler. Açık yamaçlar, vadi yamaçları, taşlık alanlar, fundalık ve makilik alanlarda yaşadıkları bilinmektedir. Ayrıca bazen kemirgen yuvalarına saklandıkları da gözlemlenmiştir.

Davranış ve Etoloji
Korkutulduğu zaman yukarıda belirttiğimiz gibi kuyruklarını bırakırlar. Fakat çoğunlukla tıslamak, çok nadir olsa da ısırmak (zehirli değillerdir) ve kendilerine has kötü bir koku bırakmakla yetinirler. Tehdit edildiklerinde zehirli yılanları taklit ederek kıvrıldıkları da görülmüştür.
Çiftleşmeden 10 hafta sonra, 8-10 adet yumurta dişi tarafından bir taşın altına bırakılır. Genelde yumurtalar çatlayana kadar yumurtalarını korudukları bilinir. Yumurtalar bırakıldıktan 45-55 gün sonra 15 cm boyunda yavru oluklu kertenkeleler dünyaya gelir.

Diyet
Oldukça geniş olan menülerinde çekirgeler başta olmak üzere eklem bacaklılar, diğer kertenkeleler, salyangozlar, küçük fareler ve fare yavruları hatta kuş yumurtaları ve yavru kuşlar bile bulunmaktadır.

İnsanlarla Etkileşim
Ne yazık ki bu zararsız canlılar, bilinçsiz insanlar tarafından yılan zannedilip öldürülmektedir. Ayrıca ülkemizde yaşayan çoğu yılan türü de aynı bu sevimli kertenkele gibi zehirsiz ve zararsızdır. Zehirli olan türler ise yalnızca rahatsız edildiklerinde saldırma davranışı gösterirler.
Oluklu kertenkeleler aynı zamanda egzotik hayvan ticaretinde de kullanılmaktadır. Yabani bir hayvanı doğasından koparıp oyuncak gibi satmak elbette etik dışı bir davranıştır. Hiçbir türü doğasından koparmayın!

Etimoloji
Halk arasında yaygın olan bu isim adını oluklu kertenkelenin gövdesinin yan taraflarında bulunan girintilerden alır. Bu girintilerde kemik olmadığından canlıya esneklik sağlar ve nefes alırken esneyerek akciğerlerin baskılanmasını önler.
İngilizce "glass lizard" yani cam kertenkele olarak bilinir. Nedeni ise bırakılan kuyrukların birkaç parçaya bölünebilmesinden kaynaklanır. Ayrıca Rusçada "sheltopusik" ismiyle anılan sevimli canlımız, anlamını renklerinden almıştır. Kelimesi kelimesine çevrildiğinde "sarı göbek" anlamına gelmektedir.

Selanik

Yunanistan’ın başkent Atina’dan sonra en büyük ikinci şehri olan Selanik, Türkiye’den yaklaşık 340 km uzaklıkta yer alıyor. Atatürk’ün doğduğu şehir olması nedeniyle bizim için ayrı bir yere sahip olan Selanik, İzmir’e çok benzetiliyor. Önemli bir liman kenti olan Selanik’te park yeri bulmak büyük bir problem.
450 yıllık Türk yurdu Selanik, Mustafa Kemal ATATÜRK'ün dünyaya gözlerini açtığı yerdir. 1912 Balkan Savaşı'nda Selanik tek bir kurşun dahi atılmadan Yunan ordusuna bırakılır. 1923 mübadelesinde Türkler Selanik’ten ayrılmış, onların yerine Anadolu’daki Rumlar getirilmiştir.

SELANİK İSMİ NEREDEN GELİYOR
M.Ö. 352'de Büyük İskender'in babası 2. Philip Teselya'yı ele geçirir ve o günlerde doğan kızına "Teselya Zaferi" anlamına gelen Thesselya Niki yani Thessaloniki adını verir. M.Ö. 315'te ise Kral Kassandros, Selanik şehrini bugünkü Thermi denilen bölgede kurar. Büyük İskender'in kız kardeşi Thessaloniki ile evli olan Kral Kassandros, kurduğu bu yerleşime Thessaloniki adını verir. Böylece günümüzün Selanik'i ismini almış olur.

SELANİK’TE GEZİLECEK YERLER
  • Atatürk Evi
Selanik deyince akla ilk gelen isim kesinlikle Mustafa Kemal ATATÜRK. İlkokul yıllarından beri kitaplarda gördüğümüz mütevazı, cumbalı ev, aynı zamanda Selanik’in en ünlü yapısı. Atatürk’ün 1881’de doğduğu ve Selanik’in Osmanlı’nın elinden çıktığı 1912’ye kadar dönem dönem kaldığı bu ev, 1953’te müzeye çevrildi. Aya Dimitriya Mahallesi, Apostolu Pavlu Caddesi üzerinde 75 numarada yer alan evin bitişiğinde ise Türk Konsolosluğu yer alıyor.
Bodrumu ile birlikte üç katlı ve bir avlu içerisinde yer alan evdeki eşyalar, İstanbul Dolmabahçe ve Topkapı saraylarından seçildi. Selanik’e gelen her Türk turistin ilk uğradığı bu müze evi, üzeri tuğla çatılı, çıkartmalı, eski Türk evleri tipinde, zemin kat üzerindeki birinci ve ikinci katlar dikdörtgen şeklinde kafesli pencerelerden ışık alacak şekilde yapılmış.
  • Beyaz Kule
Şehirde görülmesi gereken antik yapıların en önemlisi ve şehrin simgesi sayılan 30 metre yüksekliğinde ve 6 katlı olan Beyaz Kule günümüze kadar ulaşmış bir Osmanlı dönemi eseridir. Selanik sahilinde, şehrin tam orta yerinde bulunan bu kule Kanuni Sultan Süleyman döneminde denizden gelecek saldırılardan önceden haberdar olmak ve ilk müdahaleyi yapmak amacıyla yapılmıştır. Birçok tarihçinin söylediğine göre Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş ama başka bir görüşe göre de kulenin Venedikli mimarlar tarafından yapıldığı söylenmektedir.
  • Ano Poli (Eski Şehir)
Selanik'in eski yerleşiminin olduğu tepe burası ve tarihi kalenin de bulunduğu en yüksek noktası. Kastra diye de anılan semt, bir zamanlar Türkler'in yoğun yaşadığı mahalleymiş. Cumbalı evlerin mimarisine baktığınız zaman bunu kolaylıkla hissedebiliyorsunuz.
Selanik, Ana Poli'den aşağı deniz kıyısında doğru inen yaklaşık 4 kilometrelik surlarla çevrili bir şehirdi. Bugün şehrin merkezinde bu surlardan çok az kalıntı olsa da eski şehrin olduğu bu hakim noktada iyi korunmuş surların görkemine erişiyorsunuz.
  • Yedi Kule ya da Zincirli Kule
Osmanlı’nın ilk dönemlerinde 1431 yılında Çavuş Bey tarafından Bizans surları içerisine yapılmış. Girişinde Osmanlı tuğrası bulunuyor. Osmanlı zamanında buraya Zincirli Kule deniyormuş. Şehrin manzarasına hakim tepede kurulu bu kule bir dönem Yunanistan tarafından hapishane olarak da kullanılmış.
  • Galerius Kemeri
Selanik’te bulunan Galerius Kemeri, Sultan Hortaç Camii ile aynı zamanda yapılmıştır. Dönemin Roma İmparatoru Galerius Maximus’u onurlandırmak için yapılan kemerin halen bir kısmı bozulmayarak günümüze kadar kalabilmiştir. Selanik’te görebileceğiniz en eski yapılardan biri olan bu kemer, aynı zamanda Galerius Arkı olarak da isimlendirilir.  Yapının hemen yanında yer alan ve bir zamanlar cami olarak kullanılan Sultan Hortaç Camii – Yorgo Rotundası adındaki kilise de görülebilir.
  • Rotunda (Sultan Hortaç Camii – Yorgo Rotundası)
Selanik’in en eski ve gösterişli yapılarından biri olan Rotunda, ismini dairesel şeklinden alan bir yapı. Roma imparatoru Galerius tarafından MS 4. yüzyılda şimdiki Selanik şehrindeki Egnatia Caddesi üzerine tapınak olarak yaptırılan Yorgo Rotundası, döneminde çok tanrılı inanışa göre yapılmış olsa da daha sonra Hristiyan Kilisesi olmuştur. Bu kilise Selanik’te Osmanlı’nın hüküm sürdüğü dönemde camiye çevrilerek Müslümanlara ibadete açılmış ve adı Sultan Hortaç Camii olarak değiştirilmiştir. Ardından Yunanistan’ın egemenliği ile yeniden kilise olmuştur. Camiye ismi verilen Hortaçlı Süleyman Efendi’nin avluda mezarı ve bir de türbesi yaptırılmış olsa da günümüzde türbe yerinde yoktur. Şehrin en eski yapılarından biri olan bu yapı ile aynı dönemde inşa edilen Galerius Kemeri de bu yapının önünde bulunmaktadır.
  •  Aristoteles Meydanı
“Bir bulutla kış olmaz, bir çiçekle yaz gelmez.” diyen ve Yunan dünyasının Platon’dan sonraki en önemli düşünürü olan ve bir süre Büyük İskender’e hocalık da yapan Aristo’nun adını taşıyan meydan. Şehrin en ferah noktalarından biri olan bu meydana adını veren ünlü filozof Aristo’nun heykeli göze ilk çarpan eser oluyor. Bu meydan 1918 yılında Fransız mimar Ernest Hebrard tarafından tasarlanmış. Selanik şehrinin büyük kısmını mahveden 1917 Selanik Yangını’ndan önce şehrin mimarisi Avrupa’da temel olarak kabul edilen ögelerden yoksunmuş ve mimar kentin 1917 yılı öncesindeki eksik mimari ögelerini gidermek için Batı ve Bizans mimarisini kullanmış. Meydanın tamamen inşa edilmesi 1950’li yılları bulmuş, birçok bina yenilenmiş ve kuzey kısmının büyük bir bölümünün restoresi de 2000’li yıllarda yapılmıştır.
Meydan boyunca vakit geçirebileceğiniz birçok restoran, kafe, bar alternatiflerine rastlayabilirsiniz. Meydan konumundan dolayı festivallere, mitinglere, çeşitli etkinliklere ve sergilere de ev sahipliği yapmaktadır.

Kavala

Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesinde yer alan Kavala, İpsala sınırından yaklaşık 200 km uzaklıkta yer alıyor. Bir sahil kenti olan şehir, Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa‘nın da doğduğu yer olarak biliniyor.
1387’den 1912 yılına kadar Osmanlı toprağı olan şehrin nüfusunun büyük bir kısmını bugün Yunanlar oluşturuyor. Özellikle 1923 yılında gerçekleşen nüfus mübadelesi sırasında Kapadokya’da yaşayan Rumlar buraya yerleştirilmiş. Bugün yaklaşık 60 binlik nüfusu ile Batı Trakya’nın en büyük merkezlerinden biri. Buranın Batı Trakya’daki diğer Osmanlı şehirlerinden en büyük farkı, burada çok fazla Türk nüfusu kalmamış.
Şehre girer girmez Osmanlı döneminden kalma Su Kemeri sizi karşılıyor ve bir anda acaba Unkapanı’na mı geldim diyorsunuz. İstanbul Saraçhane’deki Bozdoğan Kemeri’ni anımsatıyor. Malum ikisi de Roma’dan kalma su kemerleri. İlk olarak Roma döneminde yapılsa da günümüzdeki hali Kanuni Sultan Süleyman tarafından şehrin su ihtiyacını karşılamak için yaptırılmış bu kemer, şehrin belki de en görkemli yapısı.
Şehirde ilk keşfedilmesi gereken yer Panagia adı verilen eski şehir. Buradaki yapılar sizi bir Osmanlı şehrinde geziyor havasına sokuyor. Burası eski Osmanlı tipi evlerinin, renkli binaların ve tarihi yapıların yoğunlukta olduğu bir bölge. 
Buradaki yapılardan biri İmaret. Osmanlı döneminde Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından yaptırılmış ve medrese, aşevi ve mektep olarak kullanılmış bir yapı. Günümüzde otel olarak işletiliyor.
Tepeye ulaştığınızda sizi Kavalalı Mehmet Ali Paşa‘nın evi, büstü ve bir kilise karşılıyor. Kavala’da doğmuş Osmanlı’nın Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, şehirde heykeli dikilecek kadar seviliyor. Bunun başlıca nedeni ise Osmanlı İmparatorluğu’na karşı başkaldırıp kendi hanedanını kurması. 
Aziz Nikola Kilisesi; Kanuni Sultan Süleyman tarafından Pargalı İbrahim Paşa Camii olarak yaptırılan bina mübadele sonrasında kiliseye dönüştürülmüş. Caminin minaresi çan kulesi olarak değiştirilmiş.
Eski şehir bölgesinde yer alan Kavala Kalesi şehrin en önemli tarihi eserlerinden biri. Bazı kaynaklarda Bizans Kalesi olarak da biliniyor. Şehri tepeden görmek isterseniz bu bölge en iyi şeçim olacaktır.
Kavala denince akla ilk olarak kurabiye geliyor. Şehrin en ünlü yiyeceği kurabiyelerin tarihi aslında şu anki Türkiye topraklarına dayanıyor.  Kavala’da yaşayan bir çok kişinin kökeni İç Anadolu bölgesine ait. Kapadokya, Karaman, Niğde gibi yerlerden mübadele zamanında Kavala’ya göç ediyorlar. Kavala Kurabiyesi olayı da göç sonrası başlıyor.

Lösizm

Lösizm (Leucism) nedir?

Lösizm, pigmentlerin, özellikle de melaninin bir kuşun tüyleri üzerinde düzgün bir şekilde birikmesini önleyen bir genetik mutasyonun neden olduğu anormal bir kuş tüyü durumudur. Sonuç olarak, kuşlar rehber kitaplarda listelenen veya çoğu fotoğrafta görülen normal, klasik tüy rengine sahip değildir. Bunun yerine vücudunun kimi kısımlarında, tüyler de dahil olmak üzere, aşağıdaki renk değişiklikleri görülebilir:
  1.  Kuşun hiçbir yerinde olmaması gereken kalın beyaz lekeler
  2.  Solgun veya ağarmış tüyler
  3.  Genel olarak çok az veya hiç renk içermeyen beyaz tüyler
Beyazın parlaklığı ve pigment kaybının derecesi de dahil olmak üzere lösizm derecesi, kuşun genetik yapısına bağlı olarak değişecektir. 

Lösistik ve Albino Kuşlar

Albinizm, bir kuşun tüylerinin soluklaşmasına neden olabilecek başka bir genetik durumdur, ancak albino ve lösistik kuşlar arasında belirgin farklılıklar vardır. Lösizm çoğunlukla sadece kuş tüylerini ve genellikle sadece melanin pigmenti olanları etkiler - genellikle koyu tüyler.

Diğer yandan, albinizm, tüm pigmentleri etkiler ve albino kuşlar tüylerinde hiçbir renk göstermez. Ayrıca, albinizm kuşun cildinin ve gözlerinin diğer pigmentlerini de etkiler ve albino kuşlarda soluk pembe veya kırmızımsı gözler, bacaklar, ayaklar ve soluk bir gaga görülür. Öte yandan lösistik kuşların genellikle renkli gözleri, bacakları, ayakları ve gagaları vardır.
 


Lösistik Kuşlar Nasıl Tanımlanır?

Lösistik kuşlar düzensiz renk tüylenme gösterirken, bu kuşları kolaylıkla tanımlamak mümkündür.  Saf beyaz lösistik kuşları tanımlamak ise daha zor olabilir. Kuşun büyüklüğü ve şekli, sesi/ötüşü, dağılımı, beslenme alışkanlıkları, davranışları ve birlikte hareket ettiği diğer kuş türleri, türün belirlenmesine yardımcı olabilir.

Lösizm ile İlgili Problemler

Lösizm, bir kuşçu için sıra dışı ve heyecan verici olsa da, kuşlar için bu durum, vahşi doğada özel zorluklar yaratabilir. Daha açık tüyler, koruyucu kamuflajı ortadan kaldırabilir, bu durum da lösistik kuşları yırtıcılara karşı daha savunmasız hale getirebilir.

Kuş tüylerinin renkleri kur davranışlarında önemli bir rol oynadığı için, lösizmi olan kuşlar güçlü ve sağlıklı eşler bulamamaktadır. Melanin ayrıca tüylerin önemli bir yapısal bileşenidir ve yüksek lösizmi olan kuşların daha zayıf tüyleri vardır. Bu, lösist tüylerin daha çabuk yıpranacağı, uçuşu zorlaştırıp kuşların sert hava koşullarına karşı ısı izolasyonlarını ortadan kaldıracağı anlamına gelir.
 

Eğil

Diyarbakır'ın Eğil ilçesi, tarih boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış bir antik kenttir. Asurlulardan kalma kale ve birçok antik mağara, kral kızı resimlerine ev sahipliği yapan bir ilçedir. İlçe Peygamberler şehri olarak da bilinmektedir.
Eğil; Asurlular, Romalılar, Bizanslılar, Abbasiler, Büyük Selçuklu Devleti, Nisanoğulları Beyliği, Akkoyunlular ve Safeviler gibi eski medeniyetlerin yaşam sürdüğü yörelerden birisidir. Osmanlı salnamelerinde adı Diyarbakır'ın "peygamberler şehri" olarak geçer.
Eğil’de, Dicle Nehrinin, şimdi Dicle baraj gölünün doldurduğu kanyon buranın en kayda değer doğal güzelliklerinin bulunduğu bir mekândır. Asurlular döneminden kalma Eğil kalesi, mağaraları, kral mezarları gibi antik ve tarihi yapıları ile Türkiye'nin önemli antik kentlerinden biri olan Eğil mutlaka görülmesi gereken yerler arasında bulunuyor.

Fosiller

Dağların tepesinde, falezlerin yüzeyinde, derin vadilerin tabanında, sahillerde ya da avlu duvarlarında... Fosiller aslında her yerde!
Doğada, kaya tabakalarının içinde bazen bal peteği görünümünde, bazen spiral şekilde kıvrılmış, yıldıza, çiçeğe ya da günümüz deniz kabuklarına benzeyen bir takım kalıntılar görürüz. Bunlar birer fosildir.
Fosiller çok uzun zaman önce dünyada yaşamış olan hayvan ve bitkilerin günümüze ulaşmış kalıntılarıdır. Fosillerin pek çoğu hayvan ve bitkilerin kabuk, iskelet ve odunsu yerleri gibi sert bölümlerinin kalıntılarıdır. Yumuşak bölümler genellikle çürür ya da başka canlılar tarafından yenir. Bu yüzden geriye kalan parçaları tortulların altına gömülür. Tortullar da bu parçaları sıkıştırıp sertleştirir. Bu sırada su, kalıntıların üzerinden geçtikçe boşluk ve delikleri minerallerle doldurarak kayacın içinde fosilleşmelerini sağlar.
Fosiller sadece kumtaşı, kiltaşı, kireçtaşı gibi tortul kayalarda bulunabilir. Yüksek basınç ve sıcaklığın ürünü olmaları nedeniyle magmatik ve başkalaşım kayalarda fosil bulunmaz.
Fosilleri aramanın en önemli parçası nereye bakacağınızı bilmektir. Kireçtaşından oluşan kaya ve kayalıklar bakabileceğiniz en iyi yerlerdir. Ben aşağıdaki fosilleri yaşadığım sitedeki istinat duvarlarında fotoğrafladım. İyi seyirler...

Zvezdelina'nın İshakkuşları

İshakkuşu Nedir?

İshakkuşu, 20 cm boyunda ufacık, fakat oldukça güçlü, şirin bir baykuş türü. Avrupa’nın ve Asya’nın çoğu bölgesinde görülebilen bir tür. Genellikle yerel halktan çok kuş gözlemcileri tarafından gözlemlenebiliyor çünkü tam bir kamuflaj ustası. Bir ağaç gövdesinin yakınında tünediğinde neredeyse tamamen görünmez oluyor. Amatör bir doğa sevdalısı onun görünüşünden çok sesine aşinadır. ‘’Küçücük kuştan nasıl böyle bir ses çıkıyor?’’ dedirten bir sesi vardır, gecenin karanlığında yankı yapar. Sesi kesintili ve güçlü bir siren sesine benzeyen karakteristik bir sestir, türün İngilizce ismi (Scops Owl) bu sesten gelmektedir.
Oldukça güçlü bir baykuştur, neredeyse kendi boyundaki tarla farelerini yakalayabilir ve afiyetle yiyebilir. Fakat genellikle yakalaması daha az zahmetli ve daha bol olduğundan böcekle beslenmeyi tercih ederler. Diğer baykuşlar gibi açık alanda uçarken neredeyse hiç ses çıkarmaz, kapalı bir alandayken bile kanat seslerini duymak neredeyse imkânsızdır. Avlanırken de bu yeteneğinden faydalanır.
Yuvasını oyuklara yapar. Bu oyuklar genellikle ağaç gövdelerinde olsa da (Foto 1) elektrik direkleri gibi alternatif yuvalama alanlarını da kullanabilir.  (bkz. Foto 2). Bu yuvaların içinde 3 ya da 4 yavru büyür. Aşağıda göreceğiniz yuvada ise büyük olasılıkla 3 yavru var…
 

Zvezdelina'nın İshakkuşları

Anne İshakkuşu aynı akşam onlarca kez tekrarladığı çekirge avından karanlıklar içinde çıkageldi. Doyurması gereken karınları aç, belki gözleri daha da aç yavruları olduğu için geceleri dur durak bilmiyordu. Bir elektrik telinde tünerken etrafa göz gezdirdi (Foto 3) ve içi oyuk bir elektrik direğinin içindeki yuvaya sessizce daldı. Yuvaya girmesiyle çıkması bir olmuştu, yuvanın içinde ebeveynlerinin getirdiği avı parçalamak için çırpınan canavarların olduğunu tahmin etmek hiç de zor değildi.
İshak çifti benim bu sahneyi defalarca kez izlememe ve fotoğraflamama alışmış gibiydiler. Gerçi ara sıra yuvanın ağzından bana dik dik bakıyorlardı ama varlığımı pek umursamadıkları kesindi. Yuvanın içinde bu kadar hareketlilik varken benimle ilgilenme lüksleri de yoktu zaten, yuvanın dışına çıkarken hiç soluklanmadan başka bir çekirge getirmeye gidiyorlardı.  İnsan yuvanın içindeki canavarları yakından görmek istiyordu.
Ancak gün ışığında bu canavarların küçük, sevimli, beyaz tüy topakları oldukları ortaya çıktı. (Foto 4) Yuvadaki ebeveynler yavruları biraz güneş ışığı almaları, biraz da içinde yaşadıkları dünyayı tanımaları için gün içinde iki yavruyu sırayla dışarı ittiler. Ama sanırım serçeler ve diğer ötücü kuşlar için bu yavrular pek de sevimli değillerdi. Etraflarına üşüşüp ishakkuşu yavrularını taciz ediyorlardı. Ne de olsa büyüdüklerinde bir yırtıcı olacaklardı ve serçelerin onlardan korkmaları gerekecekti, aynı zamanda yakınlarda yuvaları ve savunmasız yavruları da vardı. Tabii serçelerin yuvanın etrafında dolaşmasında genç ishakkuşlarına gözdağı vermenin yanı sıra merakın da büyük payı vardı. Yavrular dışarda olmasalar bile yuvanın etrafında sürekli 3-5 serçe oluyordu. Yuvanın içindeki yavrulardan gözlerini ayırmıyorlardı, hatta birkaç serçenin yuvanın içine girdiklerine bile tanık oldum…
Bu ishakkuşu yavruları bu yazın sonlarına doğru yuvadan ayrılacaklar. Umarım hepsi sağlıklı bir birey olarak gelişir ve hepsi hayatta kalır. Bu yuvadaki hareketliliğe tanık olduğum için kendimi oldukça şanslı hissediyorum. Bizim evin balkonundan bir ishakkuşu yuvasını izlemek gerçekten apayrı bir keyifti. Bu yazıyı şu an Türkiye’den yazıyorum, Zvezdelina’ya yani Kayaaltı Köyü'ne döndüğümde yavrular büyük ihtimalle yuvadan ayrılmış olacaklar. Ama belki onları son bir kez daha görüp onların bu yuvanın etrafındaki ilk ve son uçuşlarına tanıklık edebilirim…

İğneada Longoz Ormanları

Kırklareli’nin en önemli ve en büyük sulak alanları İğneada Longoz Ormanları ve içerisindeki göller ve bu göllerin çevrelerindeki sazlık ve bataklıklardır. Longoz Ormanları içerisinde yer alan Erikli Gölü, Mert Gölü, Saka Gölü, Hamam Gölü ve Pedina Gölü önemli sulak alanlardır. Coğrafi konumu itibariyle Longoz Ormanları kuzeyden güneye ve güneyden kuzeye doğru göç eden kuşların rotası üzerinde yer aldığından ve Kırklareli’nin en önemli sulak alanı ve karasal ekosistemini oluşturmasından dolayı da stratejik bir öneme sahiptir.

Longoz Ormanları, Yıldız (Istranca) Dağları’ndan Karadeniz sahillerine doğru akan derelerin taşıdığı alüvyonların birikmesi ve bölgenin mevsimsel olarak sular altında kalması sonucunda oluşmuştur. Bu alanda yayılış gösteren Avrupa'nın güneydoğusuna özgü dişbudakmeşe-kızılağaç orman tipinin en sulak bölümlerinde kızılağaç ve dişbudak, nispeten daha kuru bölümlerde ise saplı meşe başta olmak üzere çeşitli meşe türleri baskındır. Bu orman toplulukları Karadeniz'in güneybatı sahillerinde görülen çok nadir ve önemli habitatlar olup, “longoz” şeklinde adlandırılırlar. Kış ve ilkbahar aylarında tamamen sularla kaplı, yaz ve sonbahar aylarında kısmen suyu çekilen ancak taban su seviyesi oldukça yüksek, organik madde bakımından zengin asidik topraklar üzerinde gelişen bu subasar ormanlar, bünyesinde barındırdıkları sarılıcı bitkileriyle de tropikal ormanları andıran bir görünüme sahiptirler.

Rezve Deresi, Bulanık Dere, Papuç Dere ve diğer dereler boyunca yer alan doğal bitki örtüsünün bulunduğu kesimler ve Longoz Ormanları içerisinde yer alan göller ve çevresindeki sazlıklar ve bataklıklar özellikle göçmen kuşlar tarafından barınma, beslenme ve üreme yeri olarak kullanılmaktadır. Kuşlar varlıklarını sürdürebilmeleri için, barınmaları, beslenmeleri, üremeleri ve korunmaları için uygun yaşam ortamlarına ihtiyaç duyarlar. Longoz Ormanları, içinde barındırdığı göller ve sazlıklarla kuşlar için en uygun ekosistemlerden biridir.

Longoz Ormanlarının Koruma Statüsü: İğneada Longoz Ormanları, Önemli Kuş Alanları (ÖKA) listesinde yer almaktadır. Karadeniz kıyısında Türkiye-Bulgaristan sınırında yer alan bu ÖKA, mevsimsel subasar ormanların, bataklıkların, tatlısu göllerinin ve kıyı kumullarının bir arada bulunduğu bir bölgedir. 1978'de ÖKA'nın büyük bir bölümü Av ve Yaban Hayatı Koruma Sahası ilan edilmiştir (5399 ha). ÖKA’nın güneyindeki 1345 hektarlık bir bölüme 1988 yılında Tabiatı Koruma Alanı statüsü verilmiştir. 1990 ve 1991'de ise bölgenin tümü iki aşamada Sit Alanı ilan edilmiştir. 2007’de daha önce Tabiatı Koruma Alanı, Doğal Sit, Yaban Hayatı Koruma Sahası gibi çeşitli statülere sahip ve birbirinden ayrı parçalar halinde yer alan korunan alanlar (3155 ha), Milli Park olarak ilan edilmiştir.

Son yıllarda özellikle küresel ısınma, yoğun sanayileşme, konut ve tarım arazileri edinme, termik ve nükleer enerji santralleri, rüzgar enerji santralleri (RES) gibi birçok olumsuz çevresel etkenler nedeniyle bu doğal alanların yapısı olumsuz yönde hızla değişmektedir. İğneada Longoz Ormanları çok kırılgan hassas ekosistemlerdendir. Doğal olarak bu olumsuz çevresel etkenler, İğneada Longoz Ormanları ve üzerinde barındırdıkları canlıları da direkt veya dolaylı olarak etkilemektedir. Bu olumsuzluklardan en çok etkilenen canlıların başında da kuşlar gelmektedir. Kuşların korunması hakkında birçok koruma çalışmaları yapılmış olsa da son 25 yılda küresel ölçekte kuşları tehdit eden etkenler engellenememiştir. Bu yüzden kuşların küresel, bölgesel ve yerel boyutta durumlarının tanımlanması ve izlenmesi oldukça önem taşımaktadır.

İğneada Longoz Ormanlarının önemli bir kuş potansiyeline sahip olması ve bu bölgede barınan kuş türlerinin birçok tehlikelerle karşı karşıya bulunmaları, bu alanın araştırılmasının önemini açıkça ortaya koymaktadır.

İğneada Longoz Ormanları ve çevresinde tespit edilen 227 kuş türü bu alanın kuşlar açısından ne kadar önemli olduğu ortaya koymuştur. Ancak bu kuş türleri varlıklarını tehdit eden birçok çevresel tehditle karşı karşıyadırlar. Bunların başında İSKİ (İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi)’nin Istranca Dağları’ndaki dere suyunu içme suyu olarak İstanbul’a götürme çabalarıdır. Diğer tehlikelerden bazıları özellikle ormanların ve kıyılarının yerleşim alanı olarak kullanımı nedeniyle doğa tahribatı ve beldenin evsel kanalizasyon ve katı atıklarının çevresindeki göllere ve orman içine boşaltılması oluşturmaktadır.

Longoz ormanları ve bu ormanlar içinde kalan sulak alanların tamamında avcılık yasaklanmalı veya kontrol altında tutulmalıdır. Orman içerisindeki tapulu arazilerde yapılan zirai faaliyetler kontrol altında tutulmalı, orman tahribatına zarar verecek girişimler engellenmelidir. Araştırma alanı Milli Park ilan edilmesine karşın gerekli düzenlemeler yapılmamış, bölge kontrol altına alınmamıştır. Mert Gölü ve Bulanık Dere arasında kalan kumullara taşıt girişi engellenmeli ve insanların bu bölgeyi yoğun olarak kullanmalarına izin verilmemelidir. Nadir olan gündüz yırtıcı kuşlarından Akkuyruklu Kartal bu kıyı boyunca bulunan ormanlık alanda insan etkisinden uzak olduğu için üreyebilmektedir. Burası Akkuyruklu Kartal için tespit edilmiş tek üreme alanıdır. İğneada Longoz Ormanları ve çevresinin kuş göç yolları üzerindeki stratejik konumu göz önünde bulundurularak, bu alan dâhilinde rüzgâr enerji santrallerinin (RES) yapılmasına izin verilmemelidir.

Gala Gölü

Trakya karşılaştığı çevre sorunlarına rağmen doğa koruma alanları ve milli parklar açısından zenginlik gösterir. Birbirine birkaç saat mesafede, biri tarihi milli park olmak üzere üç adet milli parkı bünyesinde barındırır. Çanakkale sınırları içinde bulunan Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı, Kırklareli sınırları içerisinde bulunan İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı ve Edirne sınırları içerisinde bulunan Gala Gölü Milli Parkı.

Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü koruması altında olan ve Türkiye’nin 36. Milli Parkı olarak ilan edilen kuşların en güzel yuvası Gala Gölü Milli Parkı…

Meriç Deltası sulak alanı içerisinde bulunan Gala Gölü Milli Parkı, sulak alan (Büyük Gala Gölü, Küçük Gala Gölü, Pamuklu Göl) ve ormanlık alan (Hisarlı Dağı ve etekleri) olmak üzere toplam 6.087 hektar yüzölçümüne sahiptir. Türkiye’nin önemli doğa alanları, önemli kuş alanları ve önemli bitki alanları listelerinde bulunan ve Ramsar Kriterlerine sahip bir sulak alan özelliğindedir.

Gala Gölü Milli Parkı, Trakya’da, Edirne’nin Enez ve İpsala ilçe sınırlarında kalan, içerisinde sulak alan, göl ve orman ekosistemleri ile bu ekosistemi barınma amaçlı kullanan canlı türlerini barındıran 6.087 hektara yayılan özel bir doğal alandır. Gala Gölü Milli Parkı Edirne’nin Enez ilçesine 10, İpsala ilçesine ise 22 kilometre mesafede bulunmaktadır. 1991 yılında Pamuklu ve Küçük Gala göllerini kapsayan 2369 hektarlık alan Tabiat Koruma Alanı olarak ilan edilmiştir. 2005 yılında ise Milli Parklar Kanunu’nun ilgili maddeleri hükmünce sınırları genişletilmiş ve 6087 hektara çıkartılmış olan Tabiat Koruma Alanı’nın statüsü Milli Park olarak değiştirilmiştir.

Gala Gölü Milli Parkı, 511 bitki ve 517 hayvan türü olmak üzere toplam 1028 canlı türüne ev sahipliği yapar. Milli Park, sulak alanların çok bulunması nedeniyle kuş göç yolları olarak büyük bir öneme sahiptir.

Gala Gölü Milli Parkı sahasında Ak Kuyruklu Kartal, Kızıl Şahin, Küçük Kerkenez, Küçük Karabatak, Tepeli Pelikan, Çeltikçi gibi nesli son derece azalmış türler ile Kaşık Gaga, Angıt, Yeşil Baş Ördek, Kuğu, Sakarmeke, Gri Balıkçıl, Büyük Beyaz Balıkçıl, Küçük Beyaz Balıkçıl, Cılıbıt, Saz Delicesi, Kaşıkcı, Kılıç Gaga, Kara Batak türleri olmak üzere 130 adet kuş türü bulunmaktadır. Gala Gölü’nün hemen batısında, Vakıflar Genel Müdürlüğü himayesinde bulunan ve Meriç Nehri kıyısındaki yaz ve kış seddeleri arasındaki sulak alanda ise Yeşilbaş Ördek popülasyonu öne çıkmaktadır.

Gölde yaşayan balıklar ise kambur sazan, turna, tatlı su levreği, kızıl göz, kızıl kanat, yılan balığı ve delice türleridir. Gala gölü etrafında balıkların ve kuşların yaşaması için elverişli geniş sazlıklar bulunmaktadır fakat zamanla gölün çeşitli atıklarla kirlenmesi nedeni ile göldeki kuş ve balık türleri giderek azalmaktadır. Gölün çevresinde ise tarım ve hayvancılık yaygın olup hayvanları otlatacak geniş yeşil alanlar bulunmaktadır. İlkbahar mevsiminde kuş çeşitliliği, göçmen kuşlarında gelmesi ile artmaktadır ve Gala Gölü en güzel görüntüsüne bu mevsimde bürünmektedir.

Gala Gölü Milli Parkı flora bakımından da zenginlik gösterir. Göl ve çevresinde, nilüfer, su sümbülü, hasır sazı, kamış ve ipliksi yeşil alglere rastlanmaktadır.

Trakya’da bulunan Türkiye’nin 36. Milli parkı olarak ilan edilen kuşların en güzel yuvası Gala Gölü Milli Parkı muhteşem doğası ile ziyaretçilerini büyülüyor. Gala Gölü Milli Parkı son yıllarda doğa yürüyüşü yapan gruplarının, kuş gözlemcilerinin ve doğa fotoğrafçılarının büyük ilgisini çekmektedir. Hisar Dağı’ndan Gala Gölü Milli Parkı’nın, ona eşlik eden Meriç Nehri’nin ve bu panoramayı tamamlayan Enez yönüne doğru Saros Körfezi kıyılarının seyri doyumsuzdur.

Terkos Gölü

Eski adı Terkos olan Durusu, İstanbul ilinin Avrupa yakasının kuzey-batısında, kente yaklaşık 40–50 km. uzaklıkta, 40’ 19’’ kuzey ve 28’ 32’’ doğu koordinatları arasında bulunan, lagün kökenli, az tuzlu bir göldür. 

Terkos Gölü’nü de içinde barındıran Terkos Havzası, İstanbul’un en eski su kaynaklarından biridir. Havza, büyük bölümü İstanbul ili sınırları içinde yer alan Çatalca Yarımadası’nın kuzeyinde yer alır. ÖDA (Önemli Doğa alanı), batıda Kırklareli sınırları içinde Kıyıköy kıyılarına kadar devam eder. Havzayı batıda Istranca Dağları, doğuda ise Terkos Gölü sınırlar. Alanın büyük kısmı ormanlarla kaplıdır.

Habitatlar: ÖDA; barındırdığı ormanlar, fundalıklar, tatlı su ve kumul ekosistemleriyle zengin bitki örtüsüne sahiptir. Orman bitki örtüsünün yaygın olduğu ÖDA, Türkiye’nin tek parça halinde uzanan en büyük baltalık ormanlarına ev sahipliği yapar. Ormanlık alanlar içindeki kurak tepelerde ve güney yamaçlarda fundalıklar bulunur. Gölün kirlenmemiş doğası, havzadaki iyi korunmuş doğal yaşam ortamları nadir bitki türleri içeren son derece zengin bir sulak alan sisteminin ortaya çıkmasına neden olmuştur. ÖDA’nın orta bölgesinde yer alan Danamandıra Gölleri, fundalık ve baltalık orman alanı içinde yer alan nadir asidik sulak alanlardan biridir.

Türler: Alanda yaşayan 17 bitki taksonu ÖDA kriterlerini sağlamaktadır. Bu taksonların büyük bir kısmının nesli küresel ölçekte tehlike altındadır.

ÖDA’da üreyen önemli su kuşlarının başında pasbaş pakta (Aythya nyroca), küçük orman kartalı (Aquila pomarina), küçük balaban (Ixobrychus minutus) ve alaca balıkçıl (Ardeola ralloides) gelmektedir. Nesli dünya ölçeğinde tehlike altında bulunan Sibirya kazı (Branta ruficollis), ak kuyruklu kartal (Haliaeetus albicilla) ve büyük orman kartalı (Aquila clanga) bölgede az sayıda kışlamaktadır. Göl kış aylarında aynı anda 10 binden fazla su kuşu barındırır.

Alandaki önemli memeli türlerinin başında uzunayaklı yarasa (Myotis capaccinii), Akdeniz nalburunluyarasası (Rhinolophus euryale), beyaz kesicidişli körfare (Nannospalax leucodon) ve Avrupa gelengisi (Spermophilus citellus) gelmektedir. Ayrıca Motor Deresi çevresinde susamuru (Lutra lutra) görülmektedir.

Terkos Gölü, amfibiler açısından da önemlidir. Bu türler arasında kırmızılı kurbağa (Bombina bombina) ve pürtüklü semender (Triturus karelini) yer alır.

ÖDA, dar yayılışlı Somatochlora borisi adlı kızböceği türü için küresel ölçekte önem taşır.

Alan Kullanımı: Terkos Gölü, İstanbul’un en önemli içme suyu kaynaklarından biridir. Terkos Havzası’ndaki yerleşimlerin temel ekonomik faaliyetleri tarım, hayvancılık ve ormancılıktır. Gölün batı ve güneydoğusunda yer alan tarıma ayrılmış alanlar daha çok yerleşim birimlerinin etrafında ve az eğimli akarsu vadileri boyunca uzanmaktadır. Özellikle baltalık meşe ağaçlarının yoğun olduğu sahalarda odun kömürü üretimi dikkat çekmektedir. ÖDA, yakın tarihe kadar ulaşımın güç olduğu kuzeybatısı dışında büyük ölçüde baltalık orman olarak kullanılmaktaydı. Karaburun ve Ormanlık plajları yaz aylarında turistler tarafından yoğun olarak ziyaret edilir.

Tehditler: Alanda bilinen en ciddi tehdit, İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi’nin (İSKİ) Istranca Dağları’ndan su getirmek amacıyla 1990’lı yılların ortalarında başlattığı projedir. Bu kapsamda, Kazandere, Sultanbahçe, Cilingöz, Kuzuludere, Düzdere ve Terkos barajları inşa edilmiş, Büyükkılıçlı ve Yoncalı barajlarının ise master planları tamamlanmıştır. Proje gerek inşaat aşamasında gerekse tamamlanan barajların su rejimini değiştirmesi nedeniyle doğal habitatlar üzerinde büyük bir tahribat meydana getirmiştir. Barajlara erişim amacıyla açılan ve eni 40–100 metre arasında değişen yol, orman alanının büyük bölümüne zarar vermiş, bölgedeki canlıların yaşam alanlarını parçalamış ve ÖDA’nın iç kesimlerine ulaşımı kolaylaştırmıştır.

Barajlardan elde edilen içme suyu önce Terkos Gölü’ne aktarılmakta ve gölün su seviyesinde ve ekolojik yapısında ciddi değişikliklere sebep olmaktadır. Alandaki bir diğer tehdit ise Terkos Gölü yakınlarındaki ikincil konutlardır. Yeni imar taleplerine mevzi imar planları yoluyla çözüm getirmeye çalışılmakta, ancak bu durum plansız yapılaşmayı daha da artırmaktadır. Yasadışı avcılık alandaki diğer bir sorundur.

Koruma Çalışmaları: Alanda bulunan yerel sivil toplum kurumları gölün kirlilikten korunması ve yerleşim taleplerinin önüne geçilmesi amacıyla farklı etkinlikler yürütmektedirler.